7 Ara 2015

2015 Yılı Hesap Kesimi

Her sene aralık ayında kendimle bir hesaplaşıyorum. Geride bırakmak üzere olduğum yılın iyisini kötüsünü masaya yatırıp, önümdeki yıl için güzel dileklerde bulunuyorum. Bu sene de geleneği bozmayacağım.

Aralığın son haftasında yapmaya alışık olduğum hesaplaşmama bu sene erken başladım. Aralık ayının başlamasıyla benim de hesaplaşmalarım başlamış oldu. Zaten ay sonuna bırakamam ben bu işi, çok yoğun olacağım bir dönem geliyor zira. Bu ay sonunda nikahım var da…

2015 yılına bu lanet coğrafyada bir psikopatın göz hapsinde girmiştim. Ev arkadaşım, arkadaşını ziyarete, Sarıkamış’a gidince ben de soluğu o zamanki erkek arkadaşımın evinde almış, kabus gibi bir yılbaşı geçirmiştim. Edilen o büyük kavgadan sonra kendimi onun odasına kilitleyip saatlerce ağlamıştım. Hayır, adamın silahı var ve psikopat. Şükür ki bir kadın cinayetinin kurbanı olmadım o gece.
O geceyi takip eden süreç de oldukça sancılıydı. Ayrılmaya bir türlü ikna edemediğim psikopat, nihayet beni terk etmişti; ama tacizlerine de durmadan devam ediyordu. Bir süre bu böyle devam etti. Sonra geçti.
Bu arada en köklü arkadaşlarımdan biri, EDD, bana veda etti -ki psikopatla aramızdaki en büyük problem de oydu. Ben hep EDD’nin arkasındaydım; ama nedense psikopat gitti, EDD de gitti.
Mart ayını oldum olası sevmişimdir. Bir yenilenme, bir aydınlanma, ne bileyim, bir güzelleşme ayı gibi gelir bana hep.
…ve mart ayının başında hayatımı alt üst edecek olan o küçümenle tanıştım.
Çok aşık oldum o bahar. Sonra işimden bıktım. Aşık olduğum küçümenin de etkisiyle onun çalıştığı şirkete başvurdum ve nisanın sonunda görüşmeye çağrıldım. İşi bırakmayı ciddi ciddi kafama koyduğum zamanlardı. Öğretmenlik böyle aslında biraz; sene sonuna doğru bir sıkılma başlar ve ben her sene “Mesleğimi mi değiştirsem?!” sorusunu evirip çevirip yeniden yanıtlamaya çalışırım. Her neyse, nisanda gittim İstanbul’a. Önce mülakata girdim, ardından küçümenimle ilk defa bir araya geldim. Aslında içimde yanan alevler durulmuştu, ona ayrılan aşkın sonuna gelmiştik o an; ama bir öpücüğüyle önce beni, sonra devrelerimi yaktı.
İşte tam da o gün Fatihim girdi hayatıma. Küçümen sayesinde.
Mayıs ortasında, iş görüşmesi için gittiğim yerden olumsuz dönüş yaptılar. O kadar mükemmel geçen mülakatların üzerine bu olumsuz cevap bende soğuk duş etkisi yaptı. O da yetmezmiş gibi durumla en ilgili gibi görünen arkadaşım, yaşadığım bu şoku atlatmamda belki biraz yardımı olur diye kendisini aradığımda saçma bir bahaneyle benimle konuşmayı reddetti. Ben de hayatımın sonuna kadar onu reddettim, güzel bir veda metniyle kendisine veda ettim. Ardından her gece içmeye başladım; tatil gelene kadar! Derken tatil geldi ve Ankara’ya döndüm. İşim gereği iki hafta oraya çakılı kalmış olsam da, işim biter bitmez İstanbul’a, küçümenimin yanına gittim.
En çok pişmanlık yaşadığım ay olarak önce ocak, sonra temmuz yazılabilir sayfalara.
En yakın arkadaşımı gözüm görmüyordu, tek derdim o ufaklığın yanında olmaktı. Yanında, yamacında tam bir hafta!.. Bir hafta boyunca sevgili gibi yaşadık.Bu sürecin sonunda ondan ayrılmak dünyanın en zor şeyi gibi geliyordu bana; döndüm Ankara’ya. Dönüşümün ardından adeta bir şeytana dönüştüm. Sürekli küçümenin sosyal medya hesaplarını deşiyordum. Artık insanlıktan çıkmıştım; kimseyle iletişim kurmuyor, sadece telefonumla ilgileniyordum. Zira küçümene pek güvenmiyordum. Güvenmemekte haklıymışım; temmuz başında “Beni bekle!” diyen adam, ağustos başında sevgilisinin bana yolladığı mail üzerine “Lütfen sadece arkadaşça vakit geçirdiğimizi söyle; bir dost olarak bana bu iyiliği yap.” diye yalvarır olmuştu.
İnsanlıktan çıktığım bu bir aylık süreçte Fatihim ile diyalog kurmaya başladım. Beni buna iten şey ise defalarca, sabah kafamda çalan şarkının, akşamında Fatih’in sosyal medya hesabında paylaştığına tanık olmamdı. Derken tatlı bir muhabbetin içinde buldum kendimi.
Temmuz bitmişti ve yazın en sinir ayına girmiştik. Rotamı Akdeniz’in güzel ili Antalya’ya çevirmiştim. Dünya üzerinde yaşayan en tatlı çiftlerden birinin düğünü sebebiyle bulunduğum Antalya, bana çok güzel bir insanı da getirmişti. Düğünden çıkıp apar topar düğün makyajjım ve topuzumla yetiştiğim Ankara otobüsünde yanımda oturacakken bir anda plan değişikliği nedeniyle yanımı boş bırakan o kişi, yol boyunca telefonda yanımdaydı. Sohbetinden çok keyif aldığım bu adam kafamı karıştırıyordu ve şaka yollu da olsa birkaç defa “Evlenelim” demişti. Başlarda ciddiye almıyor olsam da, sonradan bu fikre kendimi alıştırmaya başladığımı gördüm ve aslında belki bu yılın en büyük kazığını bu adama attım. Fatih ile tanıştıktan sonra o kıymetli adamın pabucunu dama attım. Belki de böylesi çok daha tatlı oldu, güzel bir dost edindim ve bu dostluğumuza tatlı bir şekilde devam ediyoruz.
Antalya’daki düğünde bana “Evli misin?” diye sorduklarında “Besbekarım!” diye verdiğim cevaplar tam iki hafta sonra mazide kalacak; gülümseyerek hatırlayacağım birer anı olarak hafızamda yerlerini alacaklardı. 
Ankara’ya dönünce Fatih ile buluşmak için sözleştik; ölümüne gergindim; buluştuk.
İkinci buluşmamız ardından birbirimizin hayatına dahil olduk.
İlk defa biri dudaklarımdan önce saçlarımı öptü, saatlerce sadece sarıldı, bedenimden önce ruhumu sevdi, bedenimden önce ruhumu tanıdı.
Sonraki süreç biraz hızlı; “Evlenelim” dedik, ailemle tanıştı, ailesiyle tanıştım ve ben onun ailesiyle tanıştıktan iki gün sonra nişanlandık. Nişanın ertesi günü ise ben buraya döndüm -yeniden.
Dönüşlerim hep heyecan verici olmuştur, bu defa hüzünlüydüm.
Ev arkadaşımın da bir sevgilisi vardı artık ve evde eskisi kadar sık birlikte vakit geçiremez olduk. Sonra ev işlerini savsaklamaya başladık. Bilmiyorum, belki de eskisi kadar iyi değildik, değiliz. İşte yaşadığım bin bir sorun, yüzlerce cehaleti yücelten insanla uğraşma tasası bir de evdeki tatsız durum beni buralardan daha bir soğuttu.
Şimdi önümde bir nikah var. Bir psikopatın göz hapsinde girdiğim yılı, sevdiğim adamın eşi olarak kapatacağım. Büyük bir sorumluluğun altına girdim, bakalım 2016 bana neler gösterecek. Bu yıl yeni yıla daha umutlu gireceğimi düşünüyorum. Çünkü yeni bir başlangıç var önümde. Biz aile oluyoruz.
2015′teki kötülerden biri hariç hepsini affettim ve unuttum. Öyle sanıyorum ki, o sona kalanın acı çektiğini görünce içim soğuyacak ve onu da affedip unutacağım. Çünkü o, benim insanlara güvenimi, hayata olan inancımı, umudumu öldürdü. Peki bu beni kötü yapar mı? Korkarım yapar. Zira aynı kişi, bana hayatımın hediyesini de getirdi. Fatihimi…
Kimsenin kötü olmasını dilemediğim bir yıl olsun 2016. Herkesin mutlu olduğu, bereketli, eğlenceli, sağlıklı, huzurlu bir yıl olsun.
İçimi döktüğüme göre arrivederci.

23 Ara 2014

O Adam'a Güzelleme

Bir seneden fazla zamandır hayatımda olmayan O Adam'a şiir yazmışım. Hatırlıyorum, geceydi, çok aşıktım ona. 22 Temmuz 2013 tarihli şiirim bugün çıkıverdi karşıma. Niyeti bana adamı hatırlatmak değil, bilirim. Sadece o zamanlar yaşamış olduğum güzel hislerim anısına sırtımı dönemezdim o şiire.

İSİMSİZ KELİMELER
Bir bebeğin söylediği ilk kelimenin bir adı olmalı
İçinde mutluluk olan.
Bir aşığın gözlerindeki parıltının bir adı olmalı
İçinde saflık olan.
Güzel bir hayalin yüreğinde yarattığı kıpırtının bir adı olmalı
İçinde umut olan.
Sevişirken hissettiğin ürpertinin bir adı olmalı
İçinde tutku olan.
Seni düşündüğümde mideme saplanan tatlı ağrının bir adı olmalı
İçinde sen olan.
Beni düşündüğünde kalbine musallat olan tatlı ağrının bir adı olmalı
İçinde ben olan.

8 Mar 2014

GÜÇLÜ KADINLARA ÇAĞRI!

Sustuk, susturulduk! Üzerimize suçlar atıldı, belalar yağdırıldı başımızdan aşağı. Güçlü durduk. Bizim gücümüzü gördükçe küplere bindiler, kaldıramadılar güçlü olmamızı. Emek verdik; sokağımıza, evimize, sevdiğimize, yavrumuza, vatana, millete... Emek verdiklerimiz tarafından sokulduk sonra yerin dibine. Yine kalktık ayağa, bitmez bu kavga!

BIRAK EVİ BOK GÖTÜRSÜN KADIN! SEN ÇIK SOKAĞA!

7 May 2013

Çenemde Sivilce Çıktı Anne!


"Ben ne insandım bee!" dedim sonra. Bir gün "NE İNSAN" olduğumu hatırladım ve.

Yıllar önce tanıdım onu. Hayat doluydum, neşeliydim, cıvıl cıvıl bir insandım, kendi halinde. Unicornların gerçek olduğuna inanan kocaman kalbim, ejderhalarla dans eden ruhum ve içimdeki çocuk öldü aniden. Dünya birden tüm renklerini yitirdi. Yağmur bulutları üzerimizde gezdi hep ve ıslandık; günler, haftalar, aylarca... Kimi zaman açtı güneş, şimşekler dans ederken tepemizde; bazen de bir şarkı duyup durup düşündük: Sevgi ne engin şey!
Gitti unicornlar renklerle birlikte. Sonra ejderhalar terk etti bir bir. Ardından bir çocuk cinayeti işlendi en derinde! Hayat bir karabasan oldu, çöktü üzerimize, üzdü. Çok üzdü hem! İkimizi...

Bir görülmüş rüya satıcısı ile tanıştım umutsuzluğumun dibindeyken. Vaat ettiği şeyler karşı konulmazdı! Önce "Unicornlarını veririm sana yeniden!" dedi, sonra ekledi: "Çiçeklerin rengini, baharın kokusunu, çocukların cıvıltısını bir bir işlerim ruhuna; üflerim ruhumdan sana bir parça!"

Bazı inanışlara göre dünya yedi günde yaratılmıştır. Bahsi geçen tanrı o işi bir günde bile halleder ya; neyse... Ama dünyanın yedi günde yaratılabileceğini gördüm; ben dünyamı tam yedi günde kurdum! Moruna kadar hem... 


Kimse farklı olduğu için suçlanamaz ya; ben de suçlamıyorum artık. Kuşlar özgür, dünya yerinde, insanlar hala koyun olsa bile, ayran da içsek mezenin yanında iyi bir şeyler oluyor bir yerlerde.

O da özgür; istediği gibi, istediği kadar... Bir de hep kıymetli kalacak.

24 Nis 2013

Acı Acı Sövdüm Sonra

İlhamımı kedi yedi. Ödevimi yapamadım öğretmenim...

Bu derste başarısız olacağım doğduğum gün belliydi bence. Benden bir yol olmayacağını bilen tanrılar, benimle eğlenmek için beni yer yüzüne yolladıklarında bu kadar acı çekeceğimi tasavvur edemediler. Şimdi dilerim pişmandırlar ve bu adaletsiz durumu ortadan kaldırmak adına beni uzun bir toplantıya çağırırlar.

En kritik 48 saati atlatmak üzereyim.
 Hayat devam etti; o ya da bu şekilde. Hayat bana devam etti; ancak ölen insanlar vardı. Annesinin kucağında ölen bir bebekten, terk edildiği sokakta yapayalnız ölen yaşlı bir yabancıya kadar ölen sayısız insan ve benim devam eden hayatım...
Yaşamak... İlginç, ha?

Başımın ağrısının nedenini şimdi anlıyorum. Kafamı meşgul etmek adına o kadar boş şeylerle uğraşıyor, o kadar boş şeyler düşünüyorum ki; mavi ekran vermek beynimin en doğal hakkı.

Zorla sevemem ben gibi geliyor bana... Bu ilgi fazla.
"Yürü be!" diyor bir ses içimden... "Yürü ona!.."
Bu gazla aya uçarak çıkabilecek insanlar tanıyorum. Bir de pipicanı ile düşünenler...
Midem mi bulanıyor bugün? İngiliz Edebiyatını gözlerinden öperim.

5 Eyl 2012

Kayıp Yazı

Bir türlü kafamdan atamadığım, özlemini duyduğum biriydi... Nasıl bir çekimdi ki bu, hiç olmadığım kadar çaresiz hissettirmişti bana? Bilmiyor, sadece özlüyorum...

17 Haziran, pek net hatırlarım bu tarihi. Her şey değil belki; ama çok şey oldu o gün. Bedenim bir tanrıya emanet, ruhum hiç olmadığı kadar özgür!.. Tanrı saygısız ama! Tanrı kötü! Hangi tanrı iyi ki bizim Onur dışında kalan? Hiçbiri! Neyse...
Çünkü aynı gün, iki sene önce 17 Haziran'da aldığım kitabı okumaya başlamıştım.
Hiçbir şey anlayamamıştım okuduklarımdan. Bakliyat çuvalı varken karşımda, sadece ellerim karıncalanıyordu çünkü.
A-5-21
Bir anlamı olmayan belki; ama pek anlamlı...
İntihardı o gece, ruhumun intiharı!.. Sevgimin, sadakatimin intiharı!
İntikamdı o gece, ruhumun intikamı!.. Sevgimin, sadakatimin intikamı!
A-5-21
"Mutluluklar diliyorum sana, onunla."
"Başarılar İstanbul'da."

Ben asansöre yalnız binmeyi sevmem hiç, korkarım; ama gerginsem asansör taşımacılığı iyidir.
Çok sıcaktı, ciddi çok.
Bir korku içimde, "Ya buralardaysa ve görürse?" Pencerede bile değildi oysa o fırça saçlı.
Fırça saçlı ama güzel dudaklı...
Severdi uzun, sarı saçlıyı.
Bana sarı saç hiç yakışmaz ki hem!

Vedam sessizdi, sakindi; aramalarım sonuçsuz, beyhude...
Birden oradaydı; siyah-beyaz.
Benden başka kimse seni o halde tanıyamaz.

Sorular beynimde.
Sorular defterimde.
Sorular kalbimde.
Göz yaşlarımda.
Kadınlığımda.

Ya?
...ve ons'un ölçü birimi olmadığı zamanlar da vardır.

4 Ağu 2012

Uçuyoruz Negzel KAMİKAZE!

Tam on sekiz gün sonra işi bırakıyorum. Bu defa kesin. Hem patrona bile söyledim. Kuru bir "Yolun açık olsun." benim oraya verdiğim emeğin karşılığı olmasa da; yetmişten fazla çocuğun hayatına dokundum, yirmiden fazlasının canı oldum, bir tanesi benim oldu; doydum sevgiye, doldum sevgiyle.

Akasya Durağı'nın hâlâ devam ediyor olması ve Türkiye'nin en çok satan gazetesinin Posta olması güzel yurdumun insanlarının zeka seviyesi ortalamasını alenen ortaya koyuyor bence. Böyle bir ülkeden beklentilerimizi yüksek tutmamız da tam bir hayalperestlik. Yine de bir laf vardır: "Dinime küfreden müslüman olsa!" diye... Dört dörtlük değilim, kusurlarım var. Tek dileğim o küçümsediğim insanların gün gelip beni küçümseyebilecek seviyeye gelmesi. Vaaay. İyi laf ettim. Kıps.

Sonra bana sordular; "Siz olsanız..." diye başlayan bir soruydu. "HAYIR!" dedim, "Net..." dediler. İyi mi yaptım? Vicdanım rahat. Başka bir deyişle: Şuuuut ve goooooooooool!

Bir de tatil planlarım falan var. Malum, işi bırakacağım ya; bir aylık paramı nereye gömsem diye düşünmelerdeyim. Gök'ün bir motor işi var; eğer o tarihe kadar iyi bir motor alabilirse orayı burayı gezeeee gezeeee güzel bir tatil yapıp güzel Ankara'ma dönmeyi düşünüyoruz. Hah, bir de İstanbul-Yalova-Gemlik planım var. Bu plana Gök fazla dahil olamayacak; ama olsun, biraz ayrılığın yaradığını geçen ay öğrenmiş olduk.

Televizyon izlemeyen bünyeme bir televizyon dizisi virüs misali bulaştı: İşler Güçler.

Öyle işte, eğleniyoruz şahane.

Hadi şimdi dağılıp daha mühim işlerinizle meşgul olun. Kafa dağıtmak isterseniz, uğrayın, dertleşelim.

Öperün.
-EDD


22 Tem 2012

Nasılolduysaolduve.

altıtemmuzikibinoniki
“Çükmek” enteresan bir deyiş. Ölesiye gülüyorum bu kelimeye; kahrol düşman!
 Bazılarının çenesinde gamze oluyor, severim öyle şeyleri. Kalp atışlarım hızlanıyor sonra, nefes alış-verişi kulaklarımda, sonra bir uğultu; sağır oluyorum.

İyi de ben bu kafadayken nasıl olsun da oluşsun sinerji?

Şimdi, demem o ki; iki farklı kafa var her gün yaşanan. Alkol/Sigara öncesi - Alkol/Sigara sonrası. Şimdi bir bira iyi gitmez mi lütfen?
Dün Gök’e “Alkolik bir sevgilin var, çok acayip!” dedim, çünkü o içmiyor benim gibi. Sevmiyor. Kolayı biraya tercih ediyor, var böyle insanlar. Hadi şarabı tercih etse anlayacağım da; kola!

Eskişehir’e yolun düşerse getir piyanonu yabancı. İçimizden birisin sen! Ve eminim seni çok seviyorum. Ve yine eminim bu ateşi yakmanın bir yolu var. Ne ben girerim o yola, ne sen… Akıllı insanlarız biz.

Evin güzel evin… Tunalı’dan aşağı, saldım saçlarımı, rüzgardaki anne şefkati, sabahın serinliği… Bir ben varım sokakta, bir de başkaları. Yerlerde koleksiyonumun parçaları ve mutluluk hissi, taşan ceplerimden.

*Başadönebilirmiyiz? 

Hadi şimdi dağılıp daha mühim işlerinizle meşgul olun. Kafa dağıtmak isterseniz, uğrayın, dertleşelim.

Öperün.
-EDD


28 Nis 2012

İçeride Tanıdıklarım Var!

Dört duvar arasında geçen bir hayat... 

Geçenlerde Ahmet elime bir adres tutuşturup "Bu adama yazsana!" demişti. Yazdım. Bugün de cevabını aldım. Ne ince bir ruhun insanısın sen arkadaşım! Ne kadar güzel bir adamsın! Belki yaşın nedeniyledir, bilemem. Belki yaşadıklarından öğrendiğin bir şey vardır, ondandır...

Cumartesi cumartesi, tatil günümde annem yine atarlandı "Hiç de yardım etmiyorsun bana! Ben bu evde yalnız mı yaşıyorum?!" diye... Bu evde en boş gezenin boş kalfasına değil de bana böyle bir sitem etmiş olması ne kadar can sıkıcı da olsa, aldırmadım, gittim odama. Öyle, takılırken kardeşim getirdi mektubu. "Bu ne ya?! Bir mahkumdan mı geldi bu?!" diyerek... Evet, bir mahkumla yazışmaya başlamıştım. Hem de büyük bir hevesle! Zor günler yaşıyordum; hem buradaki paylaşımdan çok daha samimi, çok daha içten olacaktı. Yazdım. Bolca saçmaladım. Nasıl bir insana yazdığımı da bilmiyordum zaten. Yaşını, neden içeride olduğunu, nereli olduğunu, ne iş yaptığını, ne kadar zamandır orada olduğunu...  Tek bildiğim yaşadığı yer ve ismiydi. Yazdım.

Şimdi vakit cevap yazma vaktidir. Önce sindirmeli ama mektubu. Bir de bugün cumartesi... Sevgilim nerede?

İş... Bırakmadım. Bırakamadım. Antidepresana başladım ama. Böyle de bir gelişme oldu hayatımda. Ne şahane! Ruhum hasta, ruhum meleba.

Hadi şimdi dağılıp daha mühim işlerinizle meşgul olun. Kafa dağıtmak isterseniz, uğrayın, dertleşelim.

Öperün.
-EDD

13 Nis 2012

İş Güç Ve Siber Ev Kızı EDD

Merhaba güzel internetin güzel insanları ve kısa boylu, çirkin, bekar, zengin erkekler!

Ağzımın çatısına sıçan o işe girdiğimden beri yaratıcılık namına bünyemde bir şey kalmadığını fark ettim. Halbuki dört yaşındaki bebişlerle çalışıyorum ve onlarda inanılmaz bir hayal gücü, inanılmaz bir yaratıcılık var. Belki bana bulaşır diye her gün hepsini tek tek öpüyor, yanaklarını falan ısırıyorum, içime sokarcasına sarılıyorum; ama yok... Pek işe yaradığı söylenemez.

Burnu havada biri olduğum söylenemez, aksine oldukça da alçak gönüllüyümdür aslında. İş yerimdeki temizlikçi kadınlar ve aşçı ile muhabbet etmekten zerre çekince duymam mesela; eğer bu alçak gönüllülüğümü kanıtlayabilecek bir şeyse. Ancak mevzu lise mezunu müdürüme gelince... Gücüme gidiyor dört senelik fakülteyi bitirmiş biri olarak onun aşağılamalarına maruz kalmak. Bir yalanlar, bir entrikalar dönüyor ki göt kadar kreşte aklın hayalin durur! "Yeter artık!" diyor ve istifamı veriyorum sevgili okur.

Bu demek oluyor ki, bir senemi öyle güzel bir şekilde çöpe attım ki, şikayetlenmeye bile hakkım yok. Akılsız başımın cezasını ruh sağlığım, boğazım ve sinüslerim çekti bu defa.

Şu an evde dinleniyorum; çünkü 3 hafta içinde 3. defa yataklara düşecek kadar hasta oldum. Bu duruma inanmayacak olan kurucu müdürüm ise bir günlük paramı maaşımdan hunharca kesecek "ÂDİLİYET" adı altında. Bu da bir tecrübe, bir ders tabi bana hayattan hediye. Ancak ne saçma ölesiye cahil bir kadının kendi adalet sistemini ülkemin -aslında hiç de adil olmayan- adalet sisteminden üstün görmesi.


Burada dert yanmamaya kararlıydım; ama sıkıntılar da hayatın içinden. 


Önümüzdeki beş parasız ve mutlu günlerime kadeh kaldıralım bir gece; işsizliğime içelim bu defa! Bir de canım çocuklarıma, öğretmen arkadaşlarıma, Menşur ve Satı'ya!..

Pepee, çok üzülüyor.

Hadi şimdi dağılıp daha mühim işlerinizle meşgul olun. Kafa dağıtmak isterseniz, uğrayın, dertleşelim.

Öperün.
-EDD




10 Mar 2012

Everyday I'm Tumblring!

Selamlar, sevgiler, hürmetler efenim... Afiyettesiniz inşallah.

Yahu, şu Tumblr çıktı çıkalı elim ayağım oldu kendisi. Buraya yazmadığım çoğu şeyi orada bulabilirsin; süper depresif hallerim, korkunç tespitlerim ve sapkın düşüncelerimle okurlarımı selamlamadığım bir gün bile yok sanırım. Bu nedenle Tumblr hesabımdan haberdar olmayan yazık günah kişileri için bu postu hazırlama kararı aldım; yazılarımdan minik bir potpuri için pörtlesin gözler!


---
Her pazartesi yeni bir diyete başlayıp, akşamında bırakan şişko kadınlar gibiydik!
Hiçbir kararımızın arkasında tam duramadık.
Hep sevdiğimizden oldu.
---
İnsanların hayatım hakkında ahkam kesmesinden nefret ediyorum.
“Amaaaan, ne düşünüyorsun; oluruna bırak! Düşününce bişe olmuyor!”
Geri zekalı arkadaşım… Düşünülecek bir mevzu var ki düşünüyorum. Düşünmek bir şeyi değiştirmeyecek diye bir şey yok; çünkü hayatımın kararını vermek üzereyim.
---
once upon a time…
Fareli Köy’ün kavalcısıydım.
Fareleri suya dökünce işsiz kaldım.
Şu an Bremen’de mızıkacılık yapıyorum.
İşimden memnunum.
---
Kan bağım olan insanlarla fazla ten temasında bulunmuyorum; ancak çok sevdiğim ve kan bağım olmayan insanlara sürekli bir dokunma isteği, sürekli bir temas hali…
Sanırım o insanlarla aramda eksik olan kan bağını bu şekilde telafi etmeye çalışıyorum.
---
Sevgilim erkek güzeli; ama çok çirkin.
Ay, kafam karıştı!
---
Ankara’da toplu taşımada kullanılan bazı otobüslerde “yan koltuk” diye adlandırabileceğim bir hede var ve bu koltuk tam da adamların pipi hizasına denk geliyor. Hayır, ben -deyimi yerindeyse- “azgın” bir kadın da değilim; ama ister istemez adamların penis boyunu falan düşünürken buluyorum kendimi oralarda otururken.
---

Haremime yeni bir gözde eklediğim bu nadide nöbet gününde Ataberk bebesini koklayamamanın acısı içimde. Yine de Bolu, aile işleri falan ciddi geriyor beni; ya da benim adamın mallığı, düşüncesizliği, soğukluğu falan. I fucked myself and I liked it.

Hadi şimdi dağılıp daha mühim işlerinizle meşgul olun. Kafa dağıtmak isterseniz, uğrayın, dertleşelim.

Öperün.
-EDD

26 Şub 2012

Kozmos "Çalışma!" Diyor...

Merhaba kadınlar! Merhaba erkekler! Merhaba beni okuyan insanlar! Merhaba tatlım, nasılsın?

Yahu, bu sene Sevgililer Günü'nde çok ilginç bir şey oldu ve hayatımda ilk defa hiç tanımadığım birinden, bir kadından enfes bir hediye aldım. Bir iş teklifi... Görüşmeye gittim. Öyle olumlu bir görüşmeydi ki; eğer kabul edersem, diğer görüşmeleri iptal etmek istediklerini söylediler. Biraz zaman istedim...

İki haftadır bir kreşte, dört yaş grubuyla çalışıyorum. Selam, ben "anne" oldum!

Yahu, iki haftadır hafta sonunu dört gözle bekliyorum; zira sadece hafta sonum boş. İki haftadır hastalıktan kırılarak yatıyorum! Sevgiliyle bile görüşemez oldum! Bu Kozmos'tan bir işaret değildir umarım. Çünkü bu defa kararlıyım, çalışacağım.

Yaşım ilerledikçe hayatımı daha adam akıllı planlama çabası içine girdim. Spontane yaşamak gibi bir lükse sahip olmadığımı düşünüyorum. Bu da beni gün geçtikçe köreltiyor... Defterime bile yazamaz oldum. Yazık bana!

Zamane reklamları bir acayip. Ya da ben bir acayibim. Bilemiyorum. Reklamlarda oynayan bazı adamlardan hoşlanıyorum, sonra bir konuşuyorlar, koşarak televizyondan uzaklaşıyorum! Herkesin sesi, konuşması bir Jack Davenport gibi olmuyor, olamıyor işte! Bu arada Jack demişken, SMASH pek şukela, pek harika.

Bel ağrısından ölürken ben, veda vakti geldi Pepee'nin! Pepee, Pepee;  çok ağlıyor!

Hadi şimdi dağılıp daha mühim işlerinizle meşgul olun. Kafa dağıtmak isterseniz, uğrayın, dertleşelim.

Öperün.
-EDD

14 Şub 2012

Yahu, Ne Yaptım Ben Hocut?!

"Kanka" kelimesini aktif olarak kullananlar! Adele dinleyip depresyona giren yalnızlar! Gece acıkıp ekmeğe dadandıktan sonra büyük pişmanlık duyanlar! Efemine adamlardan hoşlanmayıp, maskülen kadınlara bayılanlar...
Hepinize selam olsun!

An itibariyle "Sevgililer Günü" olarak anılan 14 Şubat'a iki dakika kalmışken ben blog yazıp eğlenmenin derdindeyim. Yazıklar olsun bana! Yok yahu, şaka yapıyorum. Neden yazık olacakmış? Yazıklar olacakmış?

Dün sevgiliyle alışverişe gittik. Benim adam bir acayip yemin ederim. Nerede küçük bir velet görse, sevgiyle ve heyecanla "Şu sıpaya bak yiaa!" diyor. Yemin ederim korkar oldum bana "Senden çocuğum olsun istiyorum!" diye gelecek diye.-iki "DİYE" de pek şahane oldu hakikaten.- Ben bile bu denli şefkatli yaklaşmıyorum küçük veletlere... Hatta bizimkinin iş arkadaşının bebeği olmuş, onu tebrik etmeye gideceklermiş, "İstersen sen de gel." dedi, bir ürperdim! "Ya, gelirim gelmesine de ben korkarım, biliyorsun..." diyebildim. Zira yeni doğmuş bebekten daha korkunç bir şey varsa, o da Jigsaw'un bir oyununun öznesi olmaktır muhtemelen. Öyle korkarım yeni doğanlardan.

Pek çoğunuz gibi, ben de iki yüz yıl gördüm. Düşüncesi bile bir garip bence.

Bu arada çok acayip bir şey yaptım, Facebook hesabımı kapattım. Kuşlar gibi özgür, hamur gibi kulak memesi kıvamındayım resmen! Bundan böyle Tumblr, Twitter ve Blogger hesaplarımda aktif olarak boy gösterecek, paso kafa ütüleyeceğim.

Kumral saçlarımdan ben sorumluyum, turuncu değilim artık. Mükemmelim.

Eğer oralarda beni özleyen, adımı anan, "Yahu bir kız vardı, Facebook'ta bulamıyorum, bloguna bir bakayım nerelerde?!" diyerek buraya uğrayan biri varsa bilsin ki ben onu bağrıma basarım, çok severim. Bir de an itibariyle "Sevgililer Günü"nün içindeyiz. İnsanların bir şeyleri hatırlamak için böyle günlere ihtiyaç duymadığı günlerin geleceğine inancım, umudum hâlâ var. Sahtekarlık yapmayalım artık. Lütfen bebeyim. Sevişmeden uyuduğumuz nice günlere...

Hadi şimdi dağılıp daha mühim işlerinizle meşgul olun. Kafa dağıtmak isterseniz, uğrayın, dertleşelim.

Öperün.
-EDD

3 Şub 2012

Çok Dikkat Çekici Başlık

Hz. Google'a "Güntaç Özdemir" yazarak bloguma uğrayanlar!.. Bir aydır yolumu gözleyen sadık takipçilerim! Gitar klavyesini balta sapı gibi tutup kameralara poz veren dübürzadeler!.. 
Hepinize MELABA! 

Şu an Pago Pago'da saatler 12:20'yi gösterirken, orada cuma namazına hazırlanan müslüman kardeşlerime selam olsun! Onur'un selamı üzerinizde olsun! Kandiliniz simitli, gününüz kar yağışsız olsun!


Uygun zaman ve zemin oluşmadıkça yazmamaya özen gösteriyorum. Kafa ütülemek için değil; keyiflenmek, keyiflendirmek için yazıyorum da... Tabi buradan çıkan sonuç, son bir ayımın hiç de aydınlık geçmediği... Doğrudur. Bir ay içinde yaşadığım hadiseleri anlatmaya kalksam, kurduğum cümlelerden, buradan Pago Pago'ya yol olur!

Fransa ile aramızdaki ilişkiler gerilmişken benim Fransızca konuşan adamların içine düşmem, toplum tarafından hoş karşılanmasa gerek. Mahalle baskısı nedeniyle Fransızca konuşan adamlara asılamamak ne acı! -"Asılmak" da ne kötü, ne çirkin bir tabir!-
Peki kuzenimin bilmemkaç aylık bebeklerinin fotoğraflarına sevgi dolu bakışlarla bakmam ve "Ayyyy! Ne tatlııııı! Yeriiiiiiim!" gibi yorumlar yapmama kaç puan?! Hepsi PMS yüzünden! Kadınlık hormonlarım şelale bu ara; kendimden nefret etmeye başladım yeminle! Paylaşmak istediğim şu ki; ben kadın milletinden pek haz etmeyen bir kadınım aslında.

Bu arada farkındayım, "Müzik Umutları Cesaret Kanatlarıydı" (?!) olmasa kimsenin yolu düşmeyecek bu köhne bloga... İyi ki Güntaç beybisi o hiç izlemediğim dizide oynuyor da; bir günü bile ziyaretçisiz geçirmiyorum. Eskiden böyle miydi?! İki gün boyunca kimseler gelmezdi. Durum böyle olunca ben de "Bir yazı patlatayım da; millet geliversin buralara, boş kalmasın buralar." derdim. Yani bu bir aylık ayrılığı biraz da MUCK'a bağlayabilirim.

Bir itiraf: "Kuzey Güney"i izliyorum ve Kıvanç Tatlıtuğ'un harika bir oyuncu olduğunu düşünüyorum. Hatta aksini iddia eden biriyle bu mevzuyu hararetli bir şekilde tartışabilirim. Kıvanç Tatlıtuğ'dan zerre haz etmeyen ben için oldukça enteresan bir durum bu aslında. Öncelikle bunu idrak etmen gerek.

Bir ara Rebel Moves vardı... Sahi ne oldu ki onlara?! Ben kalın kaşlı kadınlardan biri olmak isterken nedir bana garezin kaşlarım? Ben hiç kalın kaşlı bir dilber olamayacak mıyım? Ve ilginçtir, küçük şeyler sevindirir ruhumu. Kimsenin hayal bile edemeyeceği şey ise aynı ruhumu küçük şeylerin üzdüğü, üzebildiğidir. Yine de "Daha mutlu olamam!" derken durup düşünmeli ve gözümüzün önüne öldüğümüz anı getirmeliyiz. En mutlu anı... Ay ne karamsar oldu; ama ölüm bir kurtuluş aslında. Hım?

Hadi şimdi dağılıp daha mühim işlerinizle meşgul olun. Kafa dağıtmak isterseniz, uğrayın, dertleşelim.

Öperün.
-EDD

5 Oca 2012

Bu Ara Beni Ara


Klişelerden klişeler beğenip beğenip yapıştıracağım bir yazı da olabilirdi bu mesela... Kıyamam sana; naber, nasılsın?!

Yılbaşı eğlencemiz hakkında uzun uzadıya bir yazı yazmayı çok isterdim; ama olan var olmayan var. Ayıp yani şimdi ballandıra ballandıra benim o şahane bumbastik geceyi sana anlatmam. Ha bu arada aklıma gelmişken, görgüsüzlük ve sonradan görmelik hakikaten acayip şeyler. Bu yüzdendir ki davul dengi dengine.

"Davul bile dengi dengine" lafı da bir acayip aslında. "dengi dengine, dengi dengine, dengi dengine" desene bir. Sesli! Haydi ama... Eğlendin mi? Ben eğlendim. Bir de, acaba seninle birlikte, aynı anda daha kaç kişi yaptı bunu acaba?!


Mesela ben Since Yesterday dinlerken hep aklıma gelir "Benimle birlikte daha kaç kişi dinliyordur bu şarkıyı tam şu an?!" diye. Çember çok dar olduğu için düşündürüyor aslında bu beni. Tutup da bir Lady GaGa şarkısı dinlerken bu hisse kapılmamamın nedeni çemberin fazlasıyla geniş olmasıdır. Öyle.

Bazı şarkılar, kusmak için boğaz parmaklamaya benziyor. Akıyor kelimeler beynimden klavyeye, dökülüyor hepsi yazıya... Kağıt kalem nostaljik geliyor artık insanlara. Ben ise defter aldırdım kendime "like a boss" Zaten çok aşığım ben. Biliyorum. Der Kuss; ama sen bilemeyebilirsin sebebini.

Şu duş altında ağlama klişesini yapmaya niyetliyim, bir gün olacak! Tren halayı ise Bahçeli 7. Cadde'de itinayla tanıtıldı. Çok özgürüz hep özgürüz aslında. Ve ben buraları terk etmeye niyetlenmişken o kadar üzüntü sarıyor ki bedenimi, duş altında ağlama klişesini kesinlikle gerçekleştirmeliyim. Bir insan jilet işer mi? Bu sana ödev, düşün. Facebook'ta aile bireylerini engellerken yeni bir aile oluşturmak da bir acayip. Hoş geldin yeni "Süperinsan" Zaman içinde öyle bir benimseniyor ki; evleniyorum ben mesela. Biri kafamda testi kırsın, çünkü ya tutarsa?!


Hadi şimdi dağılıp daha mühim işlerinizle meşgul olun. Kafa dağıtmak isterseniz, uğrayın, dertleşelim.

Öperün.
-EDD

26 Ara 2011

Kavramsal Kazana Düşelim!

İçimde patlamaya hazır bir bomba var sanki; tik-tak... tik-tak... Bum!

Sene sonuna yaklaşırken içim yine bir gariplerde, fenalarda, güzellerde; içim dışımda, her yerde! Güzeller içinden bir beni seçip kalbimi bir bene verebiliyorsam eğer; Kenan Doğulu'nun konu hakkında söyleyebileceği beş şeyden biri de "Selamın Aleyküm"dür bence. Çünkü herkesin sadece bir derdi var; arabaların çakmaklığına dakhılıyor!

Tamam, anlıyorum; ancak bu kadar feminen olmak zorunda değil bence Ümmühan; İranlı Ümmühan. Hormonlarıyla oynanmış her şey yapay geliyor bu zamanda, mesela yediğimiz hemen hemen her şey! Biraz daha erkeksi, ölümüne seksiyim.

Yılbaşında ne yapacağım belirsizliğini koruyan konulardan sadece biri. Durum böyle olunca da kavramsal kazan oluşuyor beynimin nadide kıvrımlarında. Sonuçta ökse otunun altında öpüşmece oynamayacağımız bir yıla giriyoruz ve bu yıl kıyamet senaryolarının en sevdiği yıl. Sanırım bu yüzden birkaç gecedir kabuslara ev sahipliği yapıyor uykularım. Fantastik rüyalarımda en sevdiğim sahne ise hortum sahneleri. Her şeyin ve herkesin hortuma kapılıp döne döne uçmaya başladığı an bağımlı özgürlük tavan yapıyor. Zira uçabiliyorsan özgürsün; ancak bir hortumsa seni uçuran, vay haline!

Ben bir zürafilim. Götüm düz, gözlerim güzel. En çok dokunarak iletişim kurduğum insanlar, dostlarım. Boyum bir yetmiş, işim çoktan bitmiş. Zengin ve kültürlü taliplerimi bekliyorum.

Bir de bu ara açığım. Fazlasıyla açık... Çakralarım tütüyor ve ben Gülşen olamayacak kadar aptalım. Çakma bir kadınım. Hepsi bu... Yine de taliplerimi bekliyorum -stop- 


Hadi şimdi dağılıp daha mühim işlerinizle meşgul olun. Kafa dağıtmak isterseniz, uğrayın, dertleşelim.

Öperün.
-EDD




20 Ara 2011

Samimi Pırasadan Samimi İltifatlar

Hey yooo! Özledin beni, itiraf et! Seni seviyorum canım.

Bugün hayatımın erkeğiyle karşılıklı bir şeyler içme fırsatını yakalamışken fırsatı ıskalamadım. İki lafın belini kırmacadır; yok efendim iltifat etmelerdir falan... Gayet yolunda giden bir görüşme oldu. Kendimi özel hissetmeme neden olan bu güzel insana sevgi meleklerimi yolluyorum. Yahu, öylesine okuyor gibi okuma; "HAYATIMIN ERKEĞİ" diyorum, paylaş heyecanımı!

Benim bir aşk acısı şarkım var. Ne zaman aşk acısı çekiyor olsam açıp o şarkıyı dinlerim. İyi de ben bu kadar keyifliyken bu şarkının fonda işi ne?! Neyse, güzel ama.

Geçenlerde EFE'den bahsetmiştim ya ben... Hah, işte o Efe'yi daha fazla, daha da fazla, çok daha fazla sevmeye başladım ben. Benim gibi sevgi dolu bir insandan beklenebilecek bir davranış, doğrudur. Bu lafım da nereye gider bilmeden yazıyorum işte. Neyse, bu Efe iyi adam, hoş adam, düşünce yapılarımız da çok benziyor falan, güzel. İşe giderken daha bir keyifli gider oldum. Hayat işte, bir garip... Birileri gider, yenileri gelir... Yok ya, Gök ile ilgili bir durum değil; tamamen işsel, işlevsel şeyler.

Bu ara bir iş teklifleri, bir iş teklifleri... Hayat bana güzel! Ama esas olan Arfo'nun 15, Hilal'in 19 Aralık doğumlu olmasıdır ki... Bu konu çok derin! Kimi zaman baktığımda Buğra sanıyorum; hayal gibi... Vardı, yok gibi! Ve sevgili bulunca beni satışlara getiren iş arkadaşıma yukarıda laf soktum. Platonik aşkların kadını olsam da değişen bir şey yok. Delikli deşikli. Ben random gülmelere gark olurken vatan millet palavra! Birileri bir şeyler peşindeyken rahat uyuyamıyorum; o da bana diyor ki "Hayatını düzene sok!" Genelde düzen oluyor benim hayatımı düzen! Bazen kabul etmek gerekir ki hayat rende kadar basit değildir; ama matematik güzeldir, ütopyalar kadar... Kel adamlar ise ilgi alanıma sınavsız giriyorlar. "Dazlak" da diyebiliriz bazen.

Bir erkek parfümü burnumda tüterken uyku tutmazken beni, veda olsun sana! Kafam kadar karışık odam. Mum yaksam gelir mi ki sevgili? Mickey sevgili.



Hadi şimdi dağılıp daha mühim işlerinizle meşgul olun. Kafa dağıtmak isterseniz, uğrayın, dertleşelim.

Öperün.
-EDD



15 Ara 2011

Evden Çıkınca Ben... Eyvah!

Melaba, ben araba.

Uzun zaman önce aramıştı Emre beni ve ben Gök ile kavgalı olduğumdan açmamıştım telefonu. Sınavlar, koşturma derken ben bu adamı aramayı unuttum! Derken, geçtiğimiz Cumartesi mağazada karşılaştık kendisiyle. Güzel bir kaçma bahanesi oldu ve oturup kahvelerimizi yudumlarken bir söz verdim ona: "Bu Çarşamba görüşüyoruz o zaman!" Verdiğim en güzel sözlerden biri olduğunu Emre ile görüşmeden önce fark edememiştim tabi.

İnsan ilişkilerinde en sevdiğim evre "Tanışma"dır. Bu gece Emre ile tanışma gecemizdi. Birbirimize kendimizi anlattık, sohbet ettik bol bol. Kimi zaman şaşırdık, kimi zaman güldük, bazen de durup düşündük. Emre'nin özel hayatı hakkında bilgi sızdırmak istemem; ama beni oldukça şaşırtan durumları var kendisinin. -Selam Emre, okuyorsun biliyorum. Gülme! Gül. Naber? (=

Kıtır'daydık uzunca bir süre. Sonra ben eskiden çalıştığım bara gitmeyi teklif ettim; memnuniyetle kabul etti Emre de... Gittik...

Buradan sonra film kopuyor tabi. Benim kafa zaten olmaya başlamış; bir de süpersonik iki İtalyan abi ile tanışınca, ben Emre'yi unuttum! -Özür dilerim Emreeeeee! Kimse senden daha süpersonik olamaz! Ayrıca eski bir mankene benziyorsun canım.- Bu abilerle öyle derin bir muhabbete daldım ki; zaman nasıl geçti anlamadım.
Bu abiler de öyle alelâde abiler değil ha! Az önce Hazreti Google'a sordum "Bunlar kimdir, necidir?!" diye; çok taşaklı sonuçlar sundu bana. Yani isim vermiyorum şekerim. Üzgünüm.

Biri 50, diğeri 40 yaşında!  İkisi de birbirinden flörtöz, birbirinden eğlenceli... Spritz yapmışlar, içtim; lezizdiiiii! Bar açmayı düşünüyorlarmış Ankara'ya. "Eyvallah..." dedim; "...ben de garson olurum." Güldüler; başa geçirirlermiş beni, ne garsonluğuymuş?! Falanlar filanlar, iltifatlar uçuyor havada! Hahaaayt! Çok iyiydi yahu! Bir de İstanbul değil de Ankara. Hoşuma gitti tabi; "İstanbul'a herkes aşık olabilir; ama Ankara başkadır, sadece özel insanlar sevebilir burayı." dedim, mest oldular!

Esas mesele şu ki, ben 40'a hasta oldum. Adam evli ve iki cücüğü var. Evet, benden beklenen bir hareket... Neyse ki Gök var; frenliyorum kendimi. Hadi ben frenlemedim kendimi; 40 ile kesin ... (ehm)! Zira adam hiç demiyor ki "Ben evliyim, blah blah..." Parmağında yüzük var, dedim "Sen evlisin (kıps)" dedi "Yoooooooooo, öyle değiiiiiiil!" dedim "Peki madem, öyleyse nişanlısın (kıps)" dedi "Yooooooo, öyle değiiiiiiiiil!" Ulan bokum; evliymişsin, çocuğun bile varmış! Ne inkarı lan bu?! Kepçük ağızlı! Ah o ağızı yerim de... Neyse.

Sonra Emre beni eve bıraktı. Emre beni eve bıraktı. Emre... Gayet eve bırakıldım yani! Wuuhuuu! Şimdi de içim gide gide 40'tan bahsediyorum; kahrolayım ben! Gök beni affet!

Şimdi bar ismi düşüneyim ben. 4 ay sonra 40 ve 50 yine gelecek; o zaman Gök olmazsa... Ehm. Naber?!

Hadi şimdi dağılıp daha mühim işlerinizle meşgul olun. Kafa dağıtmak isterseniz, uğrayın, dertleşelim.

Öperün.
-EDD


6 Ara 2011

Slm cnm, nbr?

KPDS sonucu açıklanmış! Ehm, öhm...

Bu hafta yeni biriyle tanıştım; EFE. Sanırım mağazada oturup adam akıllı muhabbet edebileceğim, bana bir şeyler katabilecek tek insan evladı. Biraz müzikten bahsettik kendisiyle.Ödev bile verdim ona, Maybeshewill'in Not Want of  Trying albümünü dinlemeli bu hafta. Beğenmesini umut ediyorum. Eğer dilersen sen de dinle; aynı frekansa girelim?

Geçtiğimiz hafta içinde boşluktan bir bere, bir atkımsı ördüm. Ama öyle cici oldular ki; görmen gerek! İki gündür de üzerinde çalıştığım bir "baykuşlu bere" vardı; o da bitti nihayet. Görücüye çıkarır mıyım, bilmem. Bu arada bunları görüp de benim yaptığımı duyunca, insanlar aptala dönüyor. Şaşırtıyorum tabi. Beni bilen bilir, hiç de böyle işler yapabilecek biri gibi görünmem aslında. Ne göründüğüm gibiyim, ne de olduğum gibi görünürüm. Mevlana'ya gitsem "Gel" der miydi acaba?!

Pazar günü arkadaşım evlendi. İlk defa bir arkadaşımın düğününde bulundum. Ne acayip bir his o öyle?! Anlatmaya çalışmak için beş cümle girişiminde bulundum ve beceremeyip sildim; sen düşün yani... Anlatılmaz yaşanır. Ama belirteyim, lanet bir his!

Bugün Gökçen'e aldığım saat geldi, ona güzel bir paket yapmayı düşünüyorum. Bu konuda fikir sahibi olan insanlar yardımcı olursa sevinirim. Zira önemli bir mevzu bu.

Tatile gitmek istiyorum benim adamla. Alsa beni götürse... Ama kış geldi işte! Hava soğudu! Tatile gitsek, otel odasına tıkılıp kalırız; o da sıkıcı... Ayh! Ölüyorum! Bunaldım!

Her şey bir yana, Tuncy ve Rectoa geri geldi, bilginize. Bir de rende.

Televizyondaki çoğu dizi aptal. Koca televizyonun karşısında Hürrem'i izledikçe çileden çıkıyorum; zira daha o yokken turuncuyduk biz! Ve o zamanlar bizden başka turuncu yoktu... Şimdi herkes turuncu! Taklitler, kopyalar, kolpalar! İnsanları anlamak güç, kimse saçını turuncu yapınca Hürrem olmuyor; ciddiyim! Kimisine bu renk gerçekten HİÇ yakışmıyor. Moda programı adı altında yapılan programlar ise tam bir felaket! Gudubet gudubet kadın izlemekten içim karıldı! Dünyanın en güzel kadını değilim; güzel bir kadın bile değilim. Neyse ki kendimi seviyorum; ama Hürrem'i değil. Bir de Hakan Akkaya kesinlikle arkadaşım falan olmalı. Güntaç MUCK'ta oynarsa, izlerim. Tereyağı da tereden yapılmaz. Çiçekler, böcekler.

Hadi şimdi dağılıp daha mühim işlerinizle meşgul olun. Kafa dağıtmak isterseniz, uğrayın, dertleşelim.

Öperün.
-EDD


27 Kas 2011

Kadehimi ALES'e Kaldırıyorum!

Bir an önce şu evden kendimi ihraç etme çabasındaydım... Taa ki bugün, ALES denen meret ocağıma incir ağacı dikene kadar...

Bir aydır ders çalışmaktan başka yaptığım pek bir şey yoktu. Aile bireyleriyle bile göt kadar evin içinde "Melaba-melaba" olmuştuk.(Evet, evde "Melaba" deyince aldığım karşılık tam olarak "Melaba") İşe gidiyordum hafta sonları, nete giriyordum bazen ve yazı yazıyordum sırf sen oku diye...
Neyse canım, işte ben böyle ALES'e çalışırken yardırmış gidiyorum; sözelden tam çıkarmalar, sayısaldan merdiveni 30'a dayamalar falan... Bir göreceksin ama! Nasıl bir hırstır o; soru çözdükçe çözesim falan geliyor! KPDS'den sonra zaten direk Gök'e taşınmaya başladım akşamları. Sevdiceğimin iş çıkışında Sıhhiye'de buluşup otobüsle evine gidiyoruz, yolda da benim çözemediğim sorulara bakıyoruz. Evdeki çalışma yetmedi diye son iki akşam Sıhhiye'ye beni durağa bırakmaya geliyor Gök, otobüste yine sorulara abanmalar... Ama yooook! Neymiş efendim, ALES'miş... Sokayım afedersin de böyle sınava! 

80 soruluk KPDS'ye 180 dakika süre veren ÖSYM, nedense 150 soruluk sınava da 180 dakika veriyor... Hız testiymiş... Kenarımın hızı! Roman okumuş kadar oldum lan sınav boyunca! Hele bir mantık sorusu vardı ki AŞMIŞ! Akıllara durgunluk veren bir mantıkla yazılmış belli; çünkü üzerinde yanlışlıkla 15 dakika harcamışım da haberim yok. Hayır, çözmüş olsam oturup sızlanmam da, çözemedim ulan! Gitti mis gibi 15 dakika! Sayısala 45 dakika kaldı tabi.Bende bir telaş "Vay efendim nasıl yetişecek?! Hedef 30 soruydu! Ben şimdi Gök'e ne derim?! Geçen sınavda 25 soru çözmüştüm, bari bunda da 25 çözeyim..." He canım... NAH ÇÖZERSİN! Ben telaşlanınca daha aptallaştım; zaten aptalım. Sadece 12 soru çözebildim. İşin komiği çözebileceğim soruları da telaştan çözemedim, ben ona yanıyorum!

Neyse, artık sınav derdi falan da kalmadı. Uzun zamandır ilk defa ailece oturup çay içtik. Zaten babam da ameliyat olmuştu perşembe; birazcık onu el üstünde tutmalar... Yemin ederim özlemişim onları!

Hayatı bu kadar yaşanmaz hâle getiren sisteme kafam girsin, yetmezse ben gireyim boydan boya! Çok sinirliyim. NET!

Seni öpüyorum canım, giden bir (rakamla: 1 ) okurumu da kınıyorum ve ÖSYM bok yesin; özellikle başkanı. Bu yazdıklarımdan dolayı içeri atılmam halinde para toplayıp beni çıkartıyorsunuz sınav gazileri ve yaşarken ölmeyi tatmış sınav şehitleri! Artık fotoğraf makinemle sevişebilirim. -stop-


Hadi şimdi dağılıp daha mühim işlerinizle meşgul olun. Kafa dağıtmak isterseniz, uğrayın, dertleşelim.

Öperün.
-EDD